6 Ocak 2014 Pazartesi

Paranoyak (2): Düşük Tansiyon

II
Düşük Tansiyon


Tırnak uçlarını hızla masaya vurarak müzikalitesi olmayan bir tempo sağlıyordu. “Tırım tırım tırım”… Elindeki verileri daktilo ediyordu sanki. Belki de bir gerilim tınısı veriyordu bu anlamsız sahneye ya da tansiyonu düşük bir cinayete tazyik vermeye çalışıyordu. Sıktığı yumruğunu masaya iki defa vurdu ve duraksadı. Şarkının finalini vurmalılarla yapıverdi. Derin bir “offf” çekti ve düşünmeye devam etti.

Mesele adli bir olay olmaktan çıkmıştı artık: maktul belli, katil belli, kayıtlar ortadaydı. Gelgelelim, sebepsiz cinayet olur muydu hiç? Raci Başkomiser’in şahsi merakı, olayın adli boyutunun üzerinden geçeli çok olmuştu.

Kapı çalındı. Gir, denilmesini beklemeden kapıyı açan kişi Komiser Samet’ti.  Samet, doksan derecelik bir açıyla vücudunu belinden büküp kafasını içeri uzattı:

“Amirim, müsait misin?”
“He, he müsaitim, gel.”
Yüzündeki nur, belli ki cehaletin verdiği bir saflıktan kaynaklanıyordu. Henüz şekil verilmemiş bir oyun hamuru gibiydi suratı.
“Yok bir şey, değil mi?”
“Yok galiba.”
“Galiba mı?”
“Var da işe yarar gibi görünmüyor amirim. Moloz işte.”
“Dikkatini çeken bir şey yok mu yani?”
“Kitap, dergi filan var. Ama komünist dergilerden pek görmedim.”
“Bu merak beni oturtmayacak. Gel, beraber bakalım bir. Bu işte bir iş var; yani olması lazım en azından. Sokakta adam öldürülür mü lan sopayla?”
“Amirim öldürülmez de…”
“Bırak şimdi de’sini… İnsanın başına ya meraktan... Neyse, hayırlısı artık.”
Başkomiser Raci, sandalyesinin kolçağını kavramış, kıçını kaldırmış ve “hadi” diyordu ki yeniden oturdu. Onunla beraber kalkmaya hazırlanan Samet’e döndü ve “Alkan yok mu ortalıkta?” diye sordu.
“Dışarıda hava alıyordu amirim, gelir şimdi.”
Yasaklar dilde de etkisini göstermekteydi. Sigara içiyor, denilmezdi. “İyi, alsın madem,” deyip düşünmeye başladı Raci.
Bu Tarık denilen çocuk kimdi? Niçin “Siz daha iyi bilirsiniz?” dedi? Hiç irtibat kurmadığı, hiçbir hasımlık veya yakınlığı bulunmadığı Hakan’la ne yaşamış olabilirdi? Raci düşünüyor; ancak düşüncelerinin dehlizlerinde herhangi bir ipucuna rastlayamıyordu.
Raci, olayın aydınlığa kavuşması için çırpınan bir idealist gibi gözüküyor olsa da duyguları basbayağı bireyseldi. Şahsi merakının yanı sıra kendini kanıtlama dürtüsü bu yeni büro amirinin atılganlığının gerçek nedenleriydi. Hâlbuki dışarıdan öyle mi görünüyordu?
Karşısında oturan, ikircimli davranışlarına pek alışkın olmadığı amirini süzmekte olan Samet için biraz öyleydi. Samet, Raci’nin -anlam veremediği- bir hırsa büründüğünü de düşünmekteydi. Son tahlilde, anlam veremeyişi ‘rüşdünü ispat etme’ hırsı olarak da evrilebilirdi. Nitekim, yine öyle açıkladı zihninde. Ne de olsa, kendince psikanalitik çıkarımlar yapmaktan da hazzederdi.
“Amirim, çayınız çorbanız da yok ya.”
“Olmaz mı hiç? Git, bana da getir madem.”
“Amirim, getiririm de Tekin’e getirtseniz daha iyi değil mi? Dosya mosya inceleme bahanesiyle…”
“Ya şu malla muhatap etme de getir işte.”
“Sen de haklısın amirim.”
Samet, tek hamlede masanın üstünde duran kupayı alıp hızla kalktı. Tam kapıyı açmıştı ki Alkan oracıkta belirdi. Alkan “N’apıyon panpa,” diye selamlarken, Samet de ona çay içip içmeyeceğini sordu. “Sağol, yeni içtim.” diye kestirip attı o da.
“Amirim, gelebilir miyim?”
“Gel, gel. Ben de seni bekliyordum.”
Alkan, Raci’nin karşısına oturduktan sonra “Amirim, bekliyorsun da…” dedi ve duraksadı. Bitmemiş gibi görünen cümle aslında sonuna gelecek kara haberi da’sıyla açık etmişti.
“Boşa bekliyorsun, diyorsun yani.”
“Tam öyle değil de…”
“Oğlum konuşmayı da unuttunuz lan! Söyle, ne? Değil de, ne?”
“İşte dağınık şeyler.”
“Öyle de… Böyle de… Değil de… Adam gibi konuşsana lan! Panpa ne oğlum, lise bebesi misin sen?”
“Şaka olsun diye şe’etmiştim abi.”
“Hep Tekin dangalağının işleri bunlar, bilmiyor muyum sanki? Her neyse, ne öğrendiysen doğru düzgün anlat bakalım; ama fazla şe’etmeden, ha! Dağınık mağınık, toparlarız belki.”
Elleri dolu olan Samet, kapıyı dirseğiyle açmaya çalışıyordu ki kapının zorlandığını fark eden Alkan, kalkıp kapıyı açtı. Samet’in kolunun boşa çıkmasıyla, kupadaki çaydan bir dudak payı daha dökülüverdi.
“Amirim, var mı bir ipucu? Kaçırdım mı bir şey?”
“Yok lan, daha girmedik konuya. Gel de bebenin psikolojik analizini yap bakalım.”
“Estağfirullah amirim.”
Samet, çayı masaya bıraktıktan sonra Raci’nin gözüne baktı. Göz göze geldiği Samet’in teşekkür beklediğini düşünen Raci, hiç âdeti değilse de “Sağol,” dedi ve sonuna iğnelemesini de eklemeden edemedi: “Panpaaa!”
Raci, çayını yudumlarken kaş altından da Alkan ile Samet’e bakıyordu. “Ötün bakalım!” Samet söze girdi: “Dedim ya, bende bir numara yok amirim.”
Ağzına kadar dolu olan alt çekmeceyi açtı, spiral ciltli bir ajandayı çıkardı. Düzenli not tutmayı sevmediği için spiral ciltlileri tercih ederdi. İşi bitince karaladığı sayfaları koparır, ajandayı tekrar çekmeceye sokuştururdu. Çayından bir yudum daha aldıktan sonra, her zamanki gibi, ajandayı ortasından açıp Alkan’a “hadi” dercesine başını salladı.
“Amirim, çocuğun örgüt, parti, dernek, öğrenci topluluğu filan işleri olmazmış. Siyasi görüşünü ben anlayamadım. Bilmiyorum, sen anlayabilir misin? Tarık’a göre, Turgut Özal terörü önleyecek diye öldürülmüş mesela.”
“Çok var lan öyle düşünen, ne var bunda anlamayacak?”
“Devamı da var abi. Bu adam Turgut Özal’a terörü bitirecek diye Amerika öldürdü diyormuş. Deniz Gezmiş’i de Amerika öldürdü diyormuş. E, bu Deniz Gezmiş terörist değil mi amirim?”
“Solcu işte, ne bileyim. E, başka?..”
“O tarz şeyler işte amirim.”
“Sen kiminle konuştun bunları?”
“Emin miydi, Emir miydi; öyle bir şeydi. Arkadaşıymış.”
“Nerede konuştunuz?”
“Fakültenin kantininde. Biraz gürültülüydü gerçi…”
“Dışarı çıksaydınız…”
“Soğuktu amirim.”
“Soğuktu… Hıı… Soğukmuş; lan bırak! Kızları kesip geyik yapmışsın işte. Ne maval okuyup duruyorsun? Lan oğlum… Alkan, iyisin hoşsun da şu saçma sapan hareketlerin beni katil edecek, haberin olsun.”
“Yok amirim.”
“Yok deme de başka bir şey var mı, onu söyle.”
“O çocukta bir şeyler var bence amirim. O yüzden kartımı verdim, buraya gelecek.”
“İyi, gelsin.”
Önemli bilgiler edineceğini düşünerek kalem-kağıtla teyakkuz halinde bekleyen Raci’nin hevesi yine kaçmıştı. Samet’e dönerek, “Onu da akıl edeceğinden değil, kızlara hava atmak için çıkarmıştır kartvizitini.”
“Ayıp ediyorsun abi.”
***
“Siz daha iyi bilirsiniz,” demek suretiyle susma hakkını kullanan (!) zanlı Tarık’ın bu cinayetle bağını çözememişlerdi; ancak Başkomiser Raci için bir insanın içdünyasına girme vakti gelmişti. Tarık’ın evine kendisi gitmeye karar verdi.
“Ben Tarık’ın evine gidiyorum. Çağırın, Mehmet Ali de benimle gelsin. Ha, Ayşegül’e söyleyin, resmî işlemleri halletsin bu arada. Bir de Alkan’ın söylediği çocuk gelince, bana haber verin.”
Amirlerinin ne yapacağını anlamayan Alkan’la Samet birbirlerinin gözlerinden bir mana çıkarmaya çalışırlarken, Raci söze girdi:
“Tamam mı?”
“Tamam amirim.”

(Devam edecek)



13 Aralık 2013 Cuma

Paranoyak (1): Anlamsız Bir Soruşturma

Cinayet bürodan Başkomiser Raci bir kez daha soruyordu:
-    Adamı delirtme de doğru dürüst cevap ver. Hakan’ı neden öldürdün laan?
Bu defa ilk ikisinden daha hiddetliydi. Tarık’ın donuk gözleriyle temas kursa da hiçbir canlılık belirtisi alamıyordu.
Tarık, hiç suçlu gibi davranmıyordu. Oldukça soğukkanlıydı. Davranışlarında hiçbir tereddüt yoktu. Aynı soruya, üçüncü defa “Siz daha iyi bilirsiniz,” cevabını verdi.
Aynı lisanı konuşmuyorlardı sanki. Başkomiser çok basit bir soru sorduğundan emindi. Cinayeti işleyenin, karşısında oturan esmer genç olduğu da sabitti. Neden öldürdüğüne anlam veremiyordu bir türlü. Bu seyirle, öğrenmesi mümkün de görünmüyordu. Ya çocuk gerizekalıydı ya da çok gizli bir şeyler vardı. Belki de seri katildi.
Aynı özgüven Tarık’ta da mevcuttu. Öldürdüğü adamın kim olduğunu onların daha iyi bilmesi lazımdı. Ona göre Başkomiser anlamazlıktan geliyor veyahut bu tarz bilgiler daha üst rütbelilerle paylaşılyordu. Ama, nasıl olsa haber gelir. Acele etmenin âlemi yok.
Raci tam elini kaldırıp okkalı bir şamar indirecekti ki Tarık’ın irkilmez sebatını gördü bir kez daha. Ya gizli bir iş varsa? Derin devlet filan… Ya da çocuk zihinsel engelliyse?.. Tarık’ın kulağını fazla asılmadan çekti. “Şimdi helaya gidiyorum. Ben dönene kadar aklını topla, adam gibi anlat. Yoksa günah benden gider,” dedi ve fazla sarsmadan iki kez vurdu yüzüne: “Tamam mı koçum?”
Tarık’ın yüzündeki sinir bozucu ifadede hiçbir esneme emaresi yoktu. Raci, öfkeyle kapıyı çarpıp çıktı.
Seri adımlarla geldiği bölüme bir hışımla daldı. O esnada, Facebook’ta yeni keşfettiği bir sayfadan komik görselleri Polis Memuru Erdal’a gösteren Komiser Yardımcısı Tekin, şaşkınca bakakaldı. Heyecanla telefonu da elinden de düşürdü ki canından parça gitti. Bir gözü büro amirinde, aklı ise düştüğü yerden alelacele aldığı IPhone’undaydı.
Kızgınca “Şu içerdekini bir araştır,” dedi Raci.
-    Tamam amirim. Bir problem mi var?
-    Mal mal bakıyor yüzüme.
-    İlk cinayetiyse…
-    Bak, o hiç aklıma gelmemişti. 
-    Ne bileyim amirim, aklıma o geldi.
-    Senden biliyorduk am… Adamı günaha sokma da araştırın iyice. Psikolojik destek filan alıyor muymuş, örgütle filan bağlantısı var mıymış? 
-    Tamam amirim.

Başkomiser konuşuyordu; lakin Tekin’in aklı düşen telefonundaydı. “İlk defa araştırıyoruz sanki,” dedi içinden. Daha 9 taksidi vardı IPhone’unun. Nasıl olsa bulgular gelecekti. 
Raci, yine de kendini rahat hissetmiyordu. “Bilgiler gelene kadar elimizdekileri teyit edelim bir,” dedi. Hemen önündeki mavi dosyayı açan Tekin, “Tabii amirim,” dedi. 
Erdal da Tekin’in zoruyla güldüğü resimlerden kurtulmanın rahatlığıyla, Başkomisere sordu:

-    Çay getireyim mi amirim?
Raci “Hey Allah’ım ya,” diye söylenirken kollarını açtı. “Biz neyle uğraşıyoruz, bunların derdine bak.”
-    İşine bak sen, işine.
-    Emredersiniz amirim.

Erdal duvarlara baka baka uyuşukça odadan çıkarken, Tekin isteksizce söze girdi: “Amirim.” Erdal’ın mıy mıy davranışlarına tiksinerek bakan Raci, bir anda dikkatini Tekin’e çevirdi: “Evet”.
-    Amirim… Bu Tarık, 1989, Merzifon doğumlu.
-    Hııı…
-    Liseyi Keçiören’deki Rauf Denktaş Lisesi’nde bitirmiş.
-    Hızlı hızlı, hızlı hızlı…
-    Gazi Üniversitesi Kamu Yönetimi son sınıftaymış.
-    Dernek, parti üyelikleri filan?
-    Hiçbir resmi kaydı yok amirim.
-    İdeolojisi, çevresi, ailesi…
-    İlk ifadelere göre, sessiz sakin bir çocukmuş… Memur çocuğu.
-    Alkan’la Samet nerde?
-    Alkan okuluna, Samet mahallesine gitti amirim.
-    O dediğim şeyleri araştırsınlar. Örgüt, ideoloji durumları. Gerekirse odasındaki kitaplara, CD’lere filan da baksınlar. Ruhsal tedavisi filan var mıymış? Olmasa da arkadaşları o tarz bir belirti olup olmadığını anlarlar. Bir de faili meçhul cinayetler var mıymış son zamanlarda? O tip yok, ama seri katil filan çıkar maazallah.
-    Olur amirim. Amirim bu arada, raporlu bir rahatsızlığı yok.
-    Peki. Maktulle ortak noktaları var mı peki?
-    Amirim… Şimdi… Maktul Hakan Selçukoğlu… 1979, Sakarya doğumlu. Nevşehir kütüğüne kayıtlı. Bir mağazada müdür yardımcısı olarak çalışıyormuş. Kendi işini kurmak için çıkmış oradan. Cebeci’de ikamet ediyor. Zararsız bir tip.
-    Bu iki adamın ne gibi bir ortak noktası olabilir arkadaş? Çalıştığı mağaza neredeymiş?
-    Abidinpaşa’da amirim.
-    Peki, istihbari bilgi var mı aralarında kontak kurabileceğimiz? Eski sevgili filan.
-    O da yok amirim. Hakan, evli. O konularda da mazbut olarak bilinirmiş.
-    Ne sikik bir olaymış bu arkadaş! Tövbe tövbe…

Raci Başkomiser arzu ederek -hatta ihtirasla- geldiği cinayet bürodan artık iyiden iyiye bunalıyordu. Büro amirliğine gelirken böyle mi ummuştu? Birbiriyle bağlantılı olayları çözümleyecek, olaylara geniş çerçeveden bakacaktı.
“Bir de şu vukuata bak! Alakasız olaylar… Karşımda mesai dolduran tipsiz Komiser Yardımcısı da cabası. Göndereyim savcıya ne hali varsa görsün, âlemin delisi ben miyim?”
(Devam edecek)

10 Aralık 2013 Salı

Show Must Go On!

Baba yadigârı emektar silahın namlusu, tüm soğukluğunu şakağımdan göz yuvalarına kadar hissettiriyor. Namlunun soğukluğu muydu, yoksa ölümün mü; bilemiyorum. Ürperiyorum. Hayır, hayır… Adamakıllı titriyorum… Korku değil bu, eminim. Hem neyden ve niçin korkacakmışım? 
Madem öyle, şöyle havamızı bulalım. Şov must go on! Söyle bakalım Freddie. Evet, bu! Makyajımı silip, silkinmeyelim. Bu derece soğuk olmamalı bu son.  I must be warmer now!
Mektup mu yazsam zavallı halimle? Olabilir, neden olmasın...
Ben Sırrı… Sırrı kendinden menkul bir mahluk…
1972 yılında -niye geldiğim konusunda hâlâ zerrece fikrim yok- bu yerküre üzerinde ilk kez soluk almaya başladım.
Çilekeş, derbeder, emektar, garip gibi birçok nitelemeyle ifade edilen bir çevrede büyüdüm. Fiyat etiketinin kıyafet tercihlerinden müzik zevklerine kadar belirleyici olduğu sosyoekonomik bir coğrafya. Başlıca geçim kaynakları, bilumum kayıtdışı sektörler olan bir coğrafya…
Aklınıza gelebilecek onlarca neden yüzünden sürülmüş öğretmenlerin zoraki  ders verdiği öğrenciler olduk. Öğrenci miydik, kürek cezası mıydık; belli değildi doğrusu.
Her neyse işte… Bir şekilde liseye kadar bitirdik… Sonra sağda solda iş tutmaya başladık.
20 yaşına gelince devlet baba, buralarda bir evladı olduğunu hatırladı da askere aldı bizi. 18 ay yapacağız diye gittiğimiz askerlik devam ederken 15 aya da düştü ki değme keyfimize. Az biraz saz çalmayı da öğrendik orada. Sağolsun, Orhan tertip öğretti bize tellere nasıl dokunacağımızı.
Askerliği bitirdik… Sonra… Ankara’ya taşındım tek başıma. Siteler’de mobilyacılık yapmaya başladım. Bir süre sonra tırnak aralarında kimliğim oluveren mobilya boyalarıyla derme çatma sazımın tellerine dokunmaya başladım. Beste filan yapmaya çalıştım. Bana kalırsa iyiydi de kime duyuracaktım?
Gazetelerde filan denk gelmiştim değişik başarı hikayelerine. Kaleminden hayrı bir şeyi yokmuş, ünlü yazar olmuş. İki günlük azığı ve sırtında sazından başkaca yükü yokmuş da meşhur bir sanatçı oluvermiş. Tonlarca varmış böyle hikaye.
Sosyal devletinden veya cefakar ailesinden torpil bulamayan bir bahtsızdım ben de. Kaderden başka sığınacak bir limanım da yoktu açıkçası. Fırsat eşitliği diye bir mefhumla tanışma şerefine nail olamasak da bir altın gol umudumuz vardı hâlâ. Olmamalıydı belki de.
Velhasılıkelam, işi bıraktım ve tüm hatlarımla saldırmaya başladım. Kapı bilmez, yol bilmez bir naçar olarak bir yandan bestelerimi dinletebileceğim bir plakçı arıyordum, bir yandan da sahne alabileceğim bir mekan umuyordum.
Gerisi uzun hikaye… Çocuklukmuş hepsi… Daha faza teferruata girmeyelim. Sadede gelecek olursak, o başarı hikayelerinde kendime bir yer bulamadım. Ne nota biliyormuşum, ne sahnede cazibem varmış. 
Gel zaman git zaman sahne almayı umduğum o barların birinde güvenlik görevlisi oldum. Ha, evlendim üstelik. Üç sene önce terk edilmiş olsam da.
Çat pat dil öğrendik, rock müzikle filan tanıştık; ama gene barın önünde bekledik… Bu Mersin denilen şehre geldik…
Elimizi tutan olmadı belki; ama şimdi o boş ellerde tabanca var şimdi… 
Ah anam, gariban anam… Hep iyiliğimi istedin, ama olmadı be!
Sahi, sen niye hep iyiliğimi istedin ki sanki? Şu an’ı zorlaştıran senin bu saflığın mı acaba?
Ooofff! Yine yapamayacağım! Biri filan bulur şimdi. Yakayım şunu. 
Oğlum Sırrı, ne yapıp edip kaza süsü vermen lazım gidişine. Çilekeş anana bunu yapamazsın!
* * *
Kendisiyle son kez baş başa kaldığında içinden geçirdikleri bunlardı Sırrı’nın. Bir hafta boyunca arkadaşlarına otomatik vitesli araçları kullanırken sorun yaşadığından dem vurdu.  Bazen fren yerine gaza bastığını söylüyordu. Alışırsın, diyorlardı.
Bir cumartesi akşamı, müşterisinin arabasını park etmek için teslim aldı. Park yerine gitti ve etrafta kimse olmadığından emin olduktan sonra ve fren yerine gaza basarak denize uçtu.
İntihara meyilli olduğunu kimsecikler de bilmiyordu. Doğumuna anlam veremediği hayatı kaza kisvesiyle terk edebilmişti.
Son sözleri de “Show must go on!” olmuştu Sırrı’nın.
Bu tükenişine suçlu bulamamıştı: Devlet başımızda olmalıydı, ailesi cefakardı, -dindar değildi belki ama- haşa Allah’a da asilik edemezdi… 
Sırrı, “Fren yerine gaza bastı” başlığıyla üçüncü sayfada haber oldu ertesi gün.  Çeyreği görünen soğuk mühürden belliydi vesikalık fotoğrafının kimliğinden alındığı. Fotoğrafındaki donuk gözleri sağ tarafına doğru yöneliyordu hafifçe. Ukde taşıyordu sanki, ikinci sayfadaki magazin haberlerine bakarak…
Ve dediği gibi, şov devam ediyordu…    Kaynak: http://emrahozdemir.net/content/3-sayfa-oykuleri-show-must-go